SON DAKİKA

Nurdan Haber | Müjdeler Verir Risale-i Nur Odaklı Dini Haberler

“İman da eskir”

“İman da eskir”
15 Haziran 2019 - 12:21

Nurdanhaber – Yüksel Uca

 

 

İman; Yüce Allah’a kalpten bağlılıktır.

İman, güvenmek, güven vermek ve emin olmaktır.

İman, Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere şeksiz ve şüphesiz inanmak, bu hakikatleri kalben tasdik edip, dil ile de ikrar etmektir.

Kalp; imanın mahalli, esmanın tecelligahıdır ve muhabbetin merkezidir.

Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur: “İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam’ın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrisini icmalen tasdik etmekten hâsıl olan bir nurdur.“ (İşarat-ül İ’caz)

İman bir bütündür. İman hakikatlerinden bazısına inanıp bazısına inanmayan kişi, iman etmiş sayılmaz. “Çünki her bir rükn-ü imani, kendini ispat eden hüccetleriyle sair erkân-ı imaniyeyi ispat eder. Her biri her birisine gayet kuvvetli bir hüccet-i a’zam olur.” (Şualar)

İmanın; hakka’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve ilme’l-yakîn olmak üzere üç mertebesi vardır. Yakinin üç mertebesi de şüphesiz ve kâmil bir imanı ifade eder.

İlme’l-yakîn; bir şeyin varlığını kesin olarak ilmen bilmektir.

Ayne’l-yakîn; bir şeyin varlığını, gördüğümüz, bildiğimiz ve hissettiğimiz bir şeyin varlığı gibi kesin iman.

Hakka’l-yakîn ise bir şeyin varlığını, yaşadığımız bir hali bilmemiz derecesinde bilmektir.

“Evet, iman-ı taklidî, çabuk şüphelere mağlup olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikîde pek çok meratip var. O meratiplerden ilmelyakîn mertebesi, çok burhanlarının kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Hâlbuki taklidî iman bir şüpheye karşı bazen mağlup olur.

      Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esma-i İlahiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Hem bir mertebesi de hakkalyakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zâtlara şübehat orduları hücum da etse, bir halt edemez.” (Emirdağ Lahikası, 1. Cilt)

      İmanda artma ve azalma olmaz ancak imanın kuvvetli ve zayıf olması söz konusudur. İmanın keyfiyet olarak zerreden güneşe kadar dereceleri vardır.  Güneş camda da tecelli eder okyanusta da.

“Mum bir ışık kaynağıdır ancak az bir rüzgâr ile sönebilir. El feneri de ışık saçar, o da pili bitince söner. Kullandığımız elektrik de bir ışıktır, sigortanın atmasıyla o da söner. İman güneş gibi olmalıdır ki, ne rüzgârla, ne de sigorta atmasıyla sönmesin.

Aynı şekilde mahiyet itibariyle bir damla da sudur, okyanus da. Peygamber Efendimizin (sav.) imanı bir okyanus ise, bir mürşidin imanı bir nehir, başka bir müminin ki de bir katre kadardır. İman ancak marifet, ibadet ve tefekkür ile ziyadeleşir, kuvvetlenir. İmanın zerreden güneşe kadar dereceleri vardır.” (Kur’an ve Sünnet Işığında 40 Soru 40 Cevap, Mehmed Kırkıncı, Zafer Yayınları)

      Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur: “İman, yalnız icmali ve taklidi bir tasdike münhasır değil, bir çekirdekten tâ bir büyük hurma ağacına kadar ve eldeki ayinede görülen misali güneşten tâ deniz yüzündeki aksine tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi imanın o derece kesretli hakikatleri var ki, bin bir Esma-i İlahiyye ve sair erkân-ı imaniyenin kâinat hakikatleriyle alakadar çok hakikatleri var ki, bütün ilimlerin ve marifetin ve kemalat-ı insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikiden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kutsiyedir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)

Kalp bir göl gibidir. Eğer o kalp; marifet, ibadet, zikir, tespih ve şefkat gibi ulvi hakikatlerle beslenmezse kurur.  

Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.) şöyle buyurur: “Birinizin elbisesi eskidiği gibi göğsündeki imanı da eskir. Öyle ise Allah’tan kalbinizdeki imanı tazelemesini dileyiniz.” (Camiüssağir)

“İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ sözü ile tecdit ediniz ve yenileyiniz.” (Müsned, II/359)

Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ey İman edenler! Allah’a iman edin.” (Nisa Suresi, 4/136)

Yüce Rabbimiz bu ayette müminlerin imanlarını yenilemelerini emretmektedir. İman edenlerin tekrar iman etmeleri; imanlarını taklitten, tahkike çıkarmaları, imanın hadsiz mertebelerine terakki etmeleri ve imanlarının gereğini yapmaları demektir.

Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.) şöyle buyurur: “İman çıplaktır, elbisesi takva, ziyneti hayâ, sermayesi ibadet ve meyvesi de ameldir.”

Başına gelen bela ve musibetlerden dolayı isyan eden, rahatlıkla yalan söyleyen, iftira atan, gıybet eden, kul hakkı yiyen, Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmeyen kişinin imanı ile her hadisatın dalgaları üstünde seyran eden, Rabbinin emirlerini yerine getiren kişinin imanı elbette ki bir değildir. “Hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.”

   Her Yeni Gün Yeni Bir Âlemdir.     

      Bediüzzaman hazretleri şöyle buyurur: “Bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese yeni bir âlemin kapısıdır… Herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus âlemi var…” (21. Söz) 

Her insanın kendine has hususi bir âlemi vardır. İnsanın hususi dünyasına şekil veren ve renklendiren, onun ulvi veya süfli şeylerle meşguliyetidir. Şayet insan zamanının her anını marifet, tefekkür, zikir gibi ulvi ibadetlerle değerlendirirse, o anları nurlanır ve ebedileşir. Küfür, isyan ve gaflet ile geçen anlar ise kararıp sönerler.

Cismimiz değiştiği, hücrelerimiz devamlı yenilendiği gibi, âlemimiz de daima değişmektedir. İnsan her anı bir değildir. İçinde nice fırtınalar kopar. Kalbinden nice şeyler geçer. Zihnine nice menfi fikirler gelir.     Bazen şimşek gibi çakar, bazen gök gibi gürler. Bazen şerre bazen hayra koşar. Bazen melek olur bazen süfli yaşar. Bazen hayret eder bazen şaşar. Bazen göl gibi durgun bazen nehir gibi coşar. Bazen kurur bazen seller gibi taşar. Bazen yükselir bazen düşer. Bazen kendini bazen haddini aşar. Bazen dört mevsimi birden yaşar. Çünkü insan imtihana tabi bir beşer, ölene kadar olgunlaşıp pişer.

Nefis, heva, vehim, şeytan, kötü çevre ve kötü arkadaş insana tesir eder ve etkisi altına alır. Ona kötü işler yaptırır, imanını tehlikeye sokacak söz ve davranışlara sevk eder. Bazen de kalbine vesvese, aklına şüphe vererek imanına zarar verdirirler. Habib-i Edip Efendimiz (sav.) şöyle buyurur: “Sohbette insibağ (boyanma) vardır.”

Evet, pis hava insanı etkileyip rahatsız ettiği gibi, manevi havası bozuk ortamlar da kişi üzerinde menfi tesir bırakır ve ruhunda yaralar açar. İnsanın faydalı insanlarla zaman geçirmesi, hayırlı işlerle meşgul olması, ömrünü rıza çizgisinde değerlendirmesi gerekir. Aksi halde günahlara bulaşır, bataklığa saplanır, tövbe ve istiğfar etmezse imanı tehlikeye girebilir. İmam-ı Şafii’nin dediği gibi; ‘Sen kendini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni meşgul eder.” Bunun için ömrümüzü ulvi şeylerle geçirelim, Rabbimizin rızasına uygun bir hayat yaşayıp, cennete layık bir kıymet almaya gayret edelim.

İnsanın fıtratına konulan nefis, şehvet ve öfke gibi dehşetli hissiyatlar şeytanı dinler ve onun hilesine aldanır. Küçük bir anahtar, koca motor düzeneğini çalıştırdığı gibi, şeytan da zayıf hilesi ile insanın süfli arzularını hareket ettirir, büyük yıkımlara ve tahribatlara sebep olur. Bu bakımdan,  her an, “Lâ ilâhe illallah” kelimesiyle imanımızı yenilemeli, tecdit etmeliyiz. Allah’a olan bağlılıklarını kalpleri ile tasdik ve dilleri ile ikrar edenler, nefis ve şeytanın hilelerinden korunmuş olurlar.    

      “Hem insanda madem nefs, heva ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit imanını rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şüphe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar. Hem zahir-i şeriata muhalif düşen ve hattâ bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdid-i imana bir ihtiyaç vardır.” (26. Mektup, 4.Mebhas, 4.Mesele)

Cennet imanın neticesi, cennetteki dereceler ise salih amellerin karşılığıdır. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Hiç şüphesiz iman edip salih ameller işleyenleri, imanlarından dolayı Rableri hidayete erdirir. Naim cennetlerinde altlarından ırmaklar akar durur.”  (Yunus Suresi, 10/9)

İnsanın en büyük meselesi, asıl davası ve en mühim işi, iman ile göçmek ve ebedi saadete mazhar olmaktır. Zira “İnsanın en mühim meselesi, cehennemden kurtulmaktır.” Bunun için de Yüce rabbimizin yasak ettiği şeylerden kaçınmak ve emirleri yerine getirmek, kısaca takva dairesinde yaşamak lazımdır. Şayet insan (Allah korusun!) dünyadan iman ile göçemezse, ebediyen elim azaplara duçar olacaktır.

     Bu fani dünya bir oyundan ibarettir ve ahirete nispeten bir zindan hükmündedir. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?” (En’am Suresi, 6/32)

Kişi dünyanın fani lezzetlerine aldanmamalı, akıbetinden endişe etmeli, ebedi saadeti kazanmaya azami gayret göstermelidir. Zira her insanın önünde çok çetin, engebeli ve korkunç menziller var. Kişinin bu engebeleri aşıp, selametle menziline ulaşabilmesi için, imanını muhafaza etmesi, salih amellerle hazırlık yapması ve emaneti hakiki sahibine iman ile teslim etmesi gerekir.

Kabirde sual meleklerinin suallerine cevap verebilmemiz, kabir azabının dehşetinden halas olmamız, amel defterimizi sağ tarafımızdan almamız, sırattan selametle geçebilmemiz ve böylece Rabbimizin rızasına mazhar olabilmemiz için iman vesikamızı muhafaza etmemiz şarttır.

İnsan önündeki çetin menzilleri düşünüp akıbetinden korkmalı, iman ile göçüp göçmeme tehlikesinden endişe edip titremelidir.

Sahabe efendilerimiz, hatta cennetle müjdelenen aşere-i mübeşşire dahi akıbetlerinden endişe edip, Allah’a sığınmışlardır.

Cenab-ı Hak rıza çizgisinde ömür geçirmeyi, istikamet üzere yaşamayı, cennete layık bir kıymet almayı ve ebedi saadete mazhar olmayı nasip eylesin inşallah.

Rabbim imanımızı muhafaza eylesin! Nefis ve şeytanın şerrinden korusun! Emaneti iman ile teslim etmeyi nasip eylesin inşallah.