Nurdan Haber

Açlıktan Ölmek Olmamalı

Açlıktan Ölmek Olmamalı
Avatar
Adem Tatlı( ademtatli@nurdanhaber.com )
10 Şubat 2020 - 10:28

SORU: ALLAH HERKESİN RIZKINI VERİYORSA, NEDEN AÇLIKTAN ÖLENLER VAR?

Bu sorunun bir başka soruluş şekli de şöyledir:

İnsanların açlıktan ölmesi Allah’ın merhametiyle nasıl bağdaşır?

Hakiki rızkın taahhüdü altında olduğunu Allah şöyle bildiriyor:

Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir.” (Ankebut Sûresi, 60.ayet).

Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” Zâriyat Sûresi, 58.ayet).

Bu ayetlerin tefsiri Risale-i Nur’da şöyle yapılmaktadır:

Âyetlerinin sırrınca, rızık doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâlin elindedir ve hazine-i rahmetinden çıkar. Her bir zîhayatın rızkı taahhüd-ü Rabbânîsi altında olduğundan, açlıktan ölmek olmamak lâzım gelir. Halbuki zâhiren açlıktan ve rızıksızlıktan ölenler çok görünüyor. Şu hakikatin ve şu sırrın halli şudur ki:

Taahhüd-ü Rabbânî hakikattir; rızıksızlık yüzünden ölenler yoktur. Çünkü o Hakîm-i Zülcelâl, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyat için şahm ve içyağı suretinde iddihar eder. Hattâ bedenin her hücresine gönderdiği rızkın bir kısmını, yine o hücrenin bir köşesinde iddihar eder; istikbalde, hariçten rızık gelmediği zaman sarf edilmek üzere bir ihtiyat zahîresi hükmünde bulundurur. İşte, bu iddihar edilmiş ihtiyat rızık bitmeden evvel ölüyorlar. Demek o ölmek rızıksızlıktan değildir. Belki sû-i ihtiyardan tevellüt eden bir âdet ve o sû-i ihtiyardan ve âdetin terkinden neş’et eden bir marazla ölüyorlar.

Evet, zîhayatın bedeninde şahm suretinde iddihar edilen rızk-ı fıtrî, hadd-i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder. Hattâ bir marazın veya bir istiğrak-ı ruhanî neticesinde iki kırkı geçer. Hattâ bir adam, şedit bir inat yüzünden, Londra mahpushanesinde yetmiş gün, sıhhat ve selâmetle, hiçbir şey yemeden hayatı devam ettiğini on üç (şimdi otuz dokuz) sene evvel gazeteler yazmışlar.

Madem kırk günden yetmiş seksen güne kadar rızk-ı fıtrî devam ediyor. Ve madem Rezzak ismi, gayet geniş bir surette rû-yi zeminde cilvesi görünüyor. Ve madem hiç ümit edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür-şer beşer sû-i ihtiyarıyla müdahale edip karışmazsa, herhalde rızk-ı fıtrî bitmeden evvel o zîhayatın imdadına o isim yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor. Öyleyse, açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat’iyen rızıksızlıktan değildir. Belki terkü’l-âdât mine’l-mühlikât sırrıyla, sû-i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk-i âdetten neş’et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir. Öyleyse, açlıktan ölmek olmaz, denilebilir (Lem’alar, 12. Lem’a).

Demek ki, iki türlü rızık vardır. Birisi hücrelerin beslenmesinde gerekli olan hakiki rızık. Diğeri, geleceği düşünerek bizim temine çalıştığımız zahiri rızık. Şayet bazı insanların zulmü ile insanların beslenmesi engellenmezse, hakiki rızkı Cenab-ı Hak vaad ediyor. Ancak zahiri rızık taahüd altında değildir. Çalışmaya bağlıdır.

Yukarıdaki sorunun ve benzer soruların cevaplarını, bazı sorularla vermeye çalışacağız;

Soru: Canlıları yaratan kim?

Cevap: Allah.

Soru: Onlara rızkı veren kim?

Cevap: Allah.

Soru: Açlıktan ölen insanları tanıyor muyuz? Bizim Akrabamız mı?

Cevap: Tanımıyoruz. Bir yakınlığımız yok. Sadece insan olmalarından dolayı onlara acıyoruz.

Soru: Bu insanlar Allah’ın neyi?

Cevap: Allah’ın kulu… Onları yoktan yaratmış. Her an onların sayısız ihtiyacını karşılıyor. Mesela insanda ortalama 50 trilyon hücre var. Bir hücrede bir saniyede üç bin değişik hadise meydana getiriliyor. Yani bir insanda bir saniye içerisinde meydana getirilen değişiklik: 50 trilyon x 3 bin=….. kadar. Bu faaliyetlerden bir tanesi noksan veya yanlış olsa o canlının hayatı bir anda biter. Bütün  bu faaliyetleri yapan Allah’tır.

Soru: Bizim insanlara ve diğer varlıklara, onların maruz kaldığı bir takım olumsuzluklardan dolayı acımamız, bizdeki şefkat ve merhamet duygusundan değil mi?

Cevap: Evet.

Soru: Bu duyguyu bize kim verdi?

Cevap: Allah.

Soru: Allah kendisindeki bu ve benzer duyguların ne kadarını bize verdi?

Cevap: O, Şefkat ve merhamet gibi duyguların yüzde birini, kıyamete kadar gelecek bütün mahlûkata dağıttı. Ondan bizim hissemize düşen merhamet ve şefkat duygusu ile herhangi bir ülkede insan veya hayvanın acı ve sıkıntı çekmesinden rahatsız oluyoruz.

Allah elbette o insanları ve canlıları bizden daha fazla seviyor ve onlara karşı bizden daha fazla şefkat ve merhametlidir.

Allah’ın binbir ismi var. Her ismin tecellisi ayrıdır. O’nun bir yerde sadece tek ismi cereyan etmez. Mesela Hay ismi o canlının hayatının devamını isterken, Hakîm ismi de o hayatın hikmetle devamını sağlar. Rezzak ismi rızkını temin ederken Şafi ismi hastalığın tecellisini ister. Rahman ismi o varlığa acıyıp şefkat ederken, Rahim ismi ahretini ve ebedî hayatını kazanmasını ister.

Allah’ın insanlar ve diğer canlılarla alakalı tasarrufunu anlamada yanıldığımız en büyük noktalardan birisi, hayatı sadece dünya hayatından ibaret görmekten kaynaklanıyor. İstiyoruz ki, insanlar şu kısacık dünya hayatında gönül huzur ile ve rahatla hayat geçirsin. Öyle büyük sıkıntı ve belalara maruz kalmasın.

Hâlbuki ebedî bir hayat da bu kısacık dünya hayatında kazanılacaktır. Allah da istiyor ki, sıkıntı ve meşakkatlerle ebedî olan ahret hayatını kazanalım.  Onun için en büyük musibet ve sıkıntılara başta peygamberler olmak üzere büyük zatlar maruz kalmışlar. Mesela Hz. İbrahim aleyhisselam doğrudan ateşe atılıyor. Bu kolay bir imtihan mıdır? Bu yetiyor mu? Hayır yetmiyor. Küçük çocuğuyla hanımını çölün ortasında aç, susuz bırakması emrediliyor. Sıkıntı bitiyor mu? Yine bitmiyor. Bu sefer 11-12 yaşına gelen oğlunu kesmesi emrediliyor ve o emir yerine getirilmek için ciddi teşebbüs ediliyor.

İşte ondan sonra Allah Hz. İbrahim’e “Halilim”, yani dostum diyor. Allah’ın dostu olmak için, O’nun rızasını ve sevgisini kazanmak için O’nun verdiği ve vereceği sıkıntıları hoş karşılamak gerekiyor. Yani İbrahim Hakkı gibi;

Hak şerleri hayır eyler,

Zannetme ki gayr eyler,

Arif onu seyreyler.

Mevla görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

Deme nedendir bu böyle?

O yerindedir öyle.

Bak sonunu seyreyle.

Mevla  görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

 

İşte bütün mesele işin sonu. Yani ebedî bir hayatı kazanmak ve kaybetmek davası. Bu dava herkesin başına açılmış. Eğer bir kimse sağlam imanı elde edemezse, dünya kadar ebedî bir mülkü kaybedecek. Allah bizim bu ebedî hayatı kaybetmemizi istemiyor. O ebedî hayat da bir bakıma bu dünya hayatını ahret adına terk etmekle mümkündür. Biz ise dünya hayatına talip oluyoruz, ahreti nazara almıyoruz.

Soru: Bu tip olumsuzluklarda bizlere bir görev düşmüyor mu?

Cevap: Elbette düşüyor. Hem de en büyük görev bize düşüyor. O insanların her türlü imdadına koşmakla büyük sevap alacağımız vaad ediliyor. Yani burada açlık ve susuzluğa maruz kalanlar imtihan edilirken, diğerleri de onlara yardım edip etmemekle imtihan ediliyor.

 

Kısaca söylemek gerekirse, bir elma çekirdeğinde nasıl ki elma olma istidat ve kabiliyeti varsa, insanda da cehennemin en derin yerinden cennetin en yüksek yerine kadar her hangi bir makama namzet olma istidadı vardır. Yani, yerden göğe kadar olan mesafe gibi manevî bir makam her insan için vardır. İnsandaki bu istidadın gelişmesi de dünyada karşılaşacağı imtihanlara sabırla ve tahammül etmeyle, Allah’ın takdirine rıza göstermekle, O’nun emir ve yasaklarına uymakla mümkündür.

Bizim ilmimiz sınırlıdır. Allah’ın ilmi sonsuzdur. Dolayısıyla O’nun kâinattaki tasarrufunun mana ve hikmetini anlamamız mümkün değildir. Onun için İbrahim Hakkı gibi; Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler diyeceğiz. Pencerelerden seyreyleyip içlerine girmeyeceğiz.

Afrika’daki insanın sahibi Allah’tır. O insanı Allah’a bırakalım. Onun avukatlığını bizim yapmamıza gerek yoktur. Bütün insanların en büyük avukatı Allah’tır. O insanların maruz kaldığı sıkıntıların sebebini Allah’a yükleyip Allah düşmanı olma gibi bir yanlışın içine düşmemeye gayret gösterilmelidir.

Yoksa şeytanın ve nefsin oyuncağı oluruz. Allah’ın her icraatını tenkit ve beğenmemeye gibi çok büyük bir yanlışın içine düşeriz. Zaten şeytanın da istediği odur. O zaman da Allah’a düşman olarak ölüp imansız gitme ve neticede ebedî cehenneme namzet olma durumuna düşebiliriz.

 

 

Alem-i İslamDünyaGenelGündemİslam ve HayatNur TalebeleriRisale-i NurRisale-i Nur DünyasıSon DakikaSürmanşetTürkiye
Hüsnü Ağabey’den Mevlid-i Nebi Tebrik Lahikası
Alem-i İslamDünyaGenelGündemİslam ve HayatNur TalebeleriSon DakikaSürmanşetTürkiye
4. Uluslararası Bilimler Işığında Yaradılış Kongresi Devam Ediyor
Alem-i İslamDünyaGenelGündemİslam ve HayatNur TalebeleriTürkiye
Yeryüzü, Yeniden İslam’ın Huzur Veren İlkelerini Aramaktadır
Alem-i İslamDünyaGenelGündemİslam ve HayatTürkiye
Cuma Hutbesi: Mevlid-i Nebi
Alem-i İslamBasın-Yayın-MedyaBediüzzaman'danGenelGündemHayatHizmetİslamİslam ve HayatNur TalebeleriRisale-i NurRisale-i Nur DünyasıSon DakikaSürmanşetTürkiye
Narlıdere Nur Talebelerinden Teşekkür!