İNSAFLI OLMAK

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

İnsaf; hakkı teslim etmek demektir.

Hak ve hakikatten, şefkat ve merhametten mahrum olanlar insafla hareket edemezler.

Bazen bir hakkı ifade ettiğimizde, birisinin biri hakkında pervasızca ileri geri konuştuğuna şahit olduğumuzda, “el-insaf” der, o kişiyi insaflı olmaya davet ederiz. Şu da var ki, birilerini insaflı olmaya davet eden kişinin, öncelikle kendisinin insaflı olması gerekir.

El-insaf kelimesi; “Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir davranışın, başkaları için de yapılmamasını ifade eder.” Bunun içindir ki, “İnsaf dinin yarısıdır” denilmiştir.

Hz. Ali Efendimiz şöyle buyurur: “Mümin kimse, kendisine insaflı davranmayan kimselere karşı da insaflı davranır.”

İnsaflı insan, her kimde güzel bir meziyet ve kemalat varsa onu sever ve takdir eder. Hak kimden gelirse gelsin, kimin elinde olursa olsun kabul etmek, insaflı olmanın gereğidir.

Başkalarının aleyhinde konuşan, durmadan birilerini eleştiren biri, kendisi eleştirilince rahatsız oluyorsa, o kişi insafla hareket etmiyor demektir. Mademki birilerinin senin hakkında konuşmasından rahatsız oluyorsun, öyle ise sen de başkaları hakkında konuşma, insafsızca yerme. Aksi halde; “İstediğini söyleyen istemediğini işitir.”
Kendisine her zaman yardımcı olan dostuna ve akrabasına, bir defa yok demesi halinde hemen ona sırt çeviriyor, aleyhinde konuşmaya başlıyorsa, o insan insafsızdır, vefasızdır. Zira “At bir defa tekerlenmekle boynu vurulmaz.” Hâlbuki o at seni yıllarca sırtında taşımıştı.

Bir insan bir kişinin hatasını umuma mal ediyor, onun yüzünden onun akrabalarına düşmanlık besliyorsa, o kişi insafla hareket etmiyor, İslami ve insani bir davranış sergilemiyor demektir. Zira suçun şahsiliği esastır. “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez!” (İsra Suresi, 17/15) ayeti de bu hakikati ifade etmektedir. 

Doğruya doğru, eğriye eğri demek, kendi partisinin, cemaatinin veya tarikatının yanlışlarını görmek, özeleştiri yapmak erdemliktir. Onların bütününü suçlu ilan etmek, hepsini potansiyel suçlu gibi görmek de insafsızlıktır.

Bediüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi; “Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hata görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir.”

Gözüne küçük bir kıl düşen kişi, koca bir dağı göremediği gibi, birine art niyetle, ön yargıyla, garaz damarıyla bakan kişi de ondaki dağ gibi iyilikleri görmez, çakıl taşı gibi ehemmiyetsiz hatalarını ise dağ gibi görür. “Bir mü’minin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter.”

Sevmediği biri hakkında duyduğu menfi bir sözün doğru olup olmadığını araştırmadan, gözü ile görmüş gibi inanıyor, üzerine de epey bir şey ekleyerek hemen etrafa yayıyorsa o insan insafsızdır. Ne yazık ki, birilerini aşırı seven onun hiç bir yanlışını görmediği ya da görmek istemediği gibi, bir kimseye düşman olan da inadından, kin ve nefretinden onun hiç bir doğrusunu görmüyor ya da görmek istemiyor. Zira muhabbetin de inadın da gözü kördür.

İnat, haset, hırs, önyargı, tarafgirlik, makam sevdası ve menfaat gibi kötü hasletler hadiseleri ve kişileri insafla değerlendirmeye manidir. Böyle kimseler iftira, yalan, su-i zan, gıybet gibi günahları hiç çekinmeden irtikâp ederler.

İnsanların siyasi görüşleri, mensup oldukları tarikat ve cemaatleri, meselelere bakış açıları farklı olabilir, olmalıdır da. Bunlar ayrılık sebebi olmamalı, kırgınlığa ve düşmanlığa götürmemelidir.  

Başkalarının başına gelen bela ve musibetlerde, uğradıkları haksızlıklarda pek oralı olmayan, dertleri ile dertlenmeyen ve yanlarında bulunmayan biri, kendi başına bir musibet geldiğinde ve sıkıntıya düştüğünde, “falan gelmedi, filan sormadı” diye sitem ediyorsa, o insan insaflı davranmıyor demektir.

Bizler beşeriz ve kuluz; kul ise hatasız ve noksansız olamaz. Her insanın noksan tarafları, zafiyet noktaları ve hoş olmayan hareketleri vardır. İnsan, görmek istemediği kendi kusurlarına, insaf ve vicdan gözlüğü ile baksa, eleştirdiği insanların kusurlarından daha fazla olduğunu görecektir.

Her ilacın yan etkileri vardır. Zararı var diye ilacı kullanmaktan vazgeçmeyiz, bu ilaç tamamen zararlıdır demeyiz.

Eş, dost, akraba ve arkadaşları değerlendirirken de onların iyi taraflarının fazlalığını nazara almak gerekir. Bir kişinin iyi yönleri, güzel meziyetleri, kötü yönlerinden ve çirkin fiillerinden fazla ise o kişi hürmete ve muhabbete layıktır. Bir insanın birkaç hatasından dolayı veya bize göre bazı yanlış olan bazı davranışları yüzünden, onun güzel yönlerine bakmamak, iyiliklerini hiçe saymak, meziyetlerini dikkate almamak, ona düşmanca bir tavır almak, ne insafa ne vicdana sığar ne de Kur’an ve sünnetin ölçülerine uyar.

Yüce Allah sevapları günahlarına ağır gelen kullarını cennete koyacağını bir ayette şöyle ifade buyurmaktadır: “O gün kimin tartıları ağır basarsa o, hoşnut olacağı bir hayat içindedir. (Karia Suresi 101/6-7)

Olgun bir mümin, şuurlu bir Müslüman, insaflı bir insan başkalarının kusurunu araştırmaz, kendi hatalarını görür, onların izalesine çalışır, kendi nefsi ile mücadele eder.

Sevdiklerimizi hatalarıyla sevmek, düşmanımız bile olsa onun güzel yanlarını görüp takdir etmek şuurlu ve insaflı Müslüman’ın şiarıdır. Kur’an’ın hükmü ve Resul-i Ekrem Efendimizin (sav) yolu budur. Müslüman’ca tavır, vicdani hareket ve asıl kemal böyle olur.

İnsana yakışan kardeşinin, dostunun veya akrabasının varsa kusurlarının izalesine çalışmak ve onları kusurlarıyla sevmektir. 

Yüksel Uca


Etiketler: , , Kategori:

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?