KUL ÜZERİNE DÜŞENİ YAPMALI

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

 

İnsan sebeplere tam riayet edip, üzerine düşeni eksiksiz yaptıktan sonra kavli duayı yapmalı, neticeye razı olmalı ve şükretmelidir.

Kişi; dünyevi ve uhrevi maksatlara ulaşmak için gereken bütün tedbirleri aldıktan sonra, neticeyi Allah’tan beklemeli ve tesiri O’ndan bilmelidir. Zaten tevekkülün esası da budur.

Allah’a güven. Vekil olarak Allah yeter.” (Ahzab Suresi 33/3)

“… Allah’a tevekkül et! Allah vekil olunca hepsine yeter.” (Ahzab Suresi 33/48) 

Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et.” (Al-i İmran Suresi 3/159) gibi birçok ayet-i kerime tevekkülün ne kadar ehemmiyetli olduğunu ifade etmektedir.

Yüce Allah’ın koyduğu ve kullarını itaat etmekle mükellef tuttuğu sünnetullah veya âdetullah diye tabir edilen kanunları vardır.
Bu kanunlara muhalif hareket eden kimse, maksuduna ulaşamaz.
“Kaderimde ne var o olur” “Rızkı veren “Allah’tır” deyip tembel tembel oturmak tevekkül değildir. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Bilinsin ki, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm Suresi, 53/39)

Gerekli tedbirleri almadan, sebeplere tam riayet etmeden tevekkül edilmez. Devesini salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye Allah Resulü (sav.); “Deveni bağla da öyle tevekkül et” diye buyurmuşlardır.

Habib-i Kibriya Efendimiz de (sav.) şöyle buyururlar: “Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir.”  Hz. Âdem (as.) ziraatla uğraşmış, Hz İdris (as.) terzilik yapmış, Hz. Musa (as.) çoban olmuş, Resul-i Ekrem Efendimiz de (sav.) bir ara ticaretle meşgul olmuştur.

Yüce Allah bu imtihan dünyasında eşyanın vücuda gelmesini birtakım şartlara ve sebeplere bağlamıştır. Muhtaç olmamak için çalışmak, hasta olunca ilaç kullanmak tevekkülün gereğidir. Ders çalışmadan imtihanı kazanmak, ağaç dikmeden meyve almak, evlenmeden çocuk sahibi olmak mümkün değildir. Bir kimsenin evlat sahibi olması için evlenmesi şarttır. “Allah her şeye kadir değil mi evlenmeden de bana evlât verebilir” diyen biri Hakîm ismi muktezasınca asla evlat sahibi olamayacaktır. 

Aynı şekilde, kışın üşümemek için tedbir almak, kalın giysiler giymek gerekir. “Kaderimde ne varsa o olur” deyip, eksi otuz derecede ince bir elbise ile dışarıda dolaşan kişinin hastalanması kaçınılmazdır.
Bir hasta, doktorun verdiği ilaçları kullandıktan sonra Allah’a tevekkül eder ve sabır içinde şifa bekler. Bilir ki hekim de ilaçlar da birer sebeptir, şafi-i hakiki ise Allah’tır.

İnsan, tarlasını eker, gerekli ihtimamı gösterir, sebeplere riayet ettikten sonra Allah’a tevekkül eder ve neticeyi O’ndan bekler. Tarlayı ekmeden mahsul alınmayacağını bilir, ama tohumun da tarlanın da bir sebep olduğunu unutmaz. 

Sen üzerine düşeni yap, tarlanı ek, bakımını güzel yap, Allah emeğini boşa çıkarmayacak, mahsul verecektir. Şayet kuraklık ve sel baskını gibi durumlardan dolayı bir netice alınmazsa o zaman; ‘Takdir’, ‘Nasip” ve ‘İmtihan’ deyip asi olmamak, sabretmek ve takdire razı olmak gerekir.

Ben tarlamı ekmem; “Ya dolu vurursa”, “Ya yağmur yağmazsa” diyen kişi her şeyden mahrum kalır ve ruhunu azap içinde bırakır. Bunun için insan tedbirini alıp, vazifesini yapmalı, Rabbine tevekkül edip, takdire karışmamalıdır.

Asrı Saadetten Bir Misal

Hz. Ömer (r.a.) hicretin on sekizinci yılında, teftiş niyetiyle Şam’a doğru yola çıkar. Şam Valisi Hz. Ebû Ubeyde İbn-i Cerrâh, Hz. Ömer’in Şam’a doğru geldiğini öğrenince onu karşılamaya gelir. Buluştuklarında, Hz. Ebû Ubeyde, Şam’da veba ve taun hastalığı olduğunu haber verir. Bunun üzerine Hz. Ömer, ashabın ileri gelenleriyle bu konuyu müşavere eder. Müşavereye katılanların bir kısmı, “Buraya kadar geldik; Şam’a gidelim” derken, Bir kısmı da; “Geri dönelim” diye reylerini beyan ettiler.

Hz. Ömer ikinci görüşe katılır ve geri dönmeye karar verir. Bunun üzerine Hz. Ebû Ubeyde: “Ya Ömer, Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun, şeklinde itirazda bulunur.

Hz. Ömer: “Keşke bu sözü senden başkası söyleseydi. Evet, ya Eba Ubeyde, ben Allah’ın bir kaderinden yine Allah’ın diğer bir kaderine kaçıyorum” diye cevap verir ve şöyle der:

Yâ Ebâ Ubeyde, farz et ki senin develerin var. Şu arazinin bir tarafı çayır ve çimenlik, diğer tarafı çorak ve susuz. Sen eğer o develeri çayır ve çimenli yerde otlatırsan, Allah’ın kaderi ile otlatmış olursun. Yok, eğer o develeri çorak ve susuz yere bırakırsan, yine o işi Allah’ın kaderi ile yapmış olmaz mısın?”

Hz. Abdurrahman İbn-i Avf (r.a.) konuya vâkıf olunca şöyle der: “Ya Ömer! Resûl-i Ekrem’den (sav.) şöyle işittim. Buyurdular ki: “Bir yerde veba olduğunu işittiğiniz zaman oraya gitmeyiniz. Eğer orada bulunuyorsanız, o zaman o yerden çıkmayınız.”

Hz. Ömer (r.a.), bu hadisi işitince, çok memnun oldu ve içtihadının isabetinden dolayı Allah’a hamd etti.

Tarihten Bir Tablo

Harzemşahlar Devleti’nin son hükümdarı Celaleddin-i Harzemşah Cengiz’in ordusunu çok defa mağlup etmişti. O büyük kahraman yine bir sefere giderken vezirleri şöyle derler: “Sen muzaffer olacaksın. Cenab-ı Hak seni galip edecek.”

Bunun üzerine Celaleddin Harzemşah şöyle der: “Ben Allah’ın emriyle cihat yolunda hareket etmeye vazifedarım. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir. Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmam.”

Bu sırdan dolayıdır ki, o büyük İslam Kahramanı çok seferden zaferle dönmüştür.

Evet, ecdadımız gerekli tedbirleri alıp, maddi ve manevi bakımdan terakki ettiği içindir ki, bir taraftan Viyana’ya, bir taraftan Mısır ve Şam’a, diğer yandan Umman Denizi’ne, beri taraftan da Hint Okyanusu’na kadar uzanan muhteşem bir saltanat kurmuş, ilim, irfan, marifet, sanat, fen ve teknikte zirveye çıkmış ve asırlarca hüküm sürmüştü. 

Eğer biz bir olur, güçlü olursak Allah’ın inayetiyle hiç bir kuvvet bize zarar veremez. Bir devletin ilelebet payidar olması ancak ilim, marifet, sanat, ticaret, teknoloji, asayiş, adalet, birlik ve beraberlikle mümkündür. Düşmanların şerrini def etmek ve saldırılarını önlemek için zamanın şartlarına göre kuvvet hazırlamak, maddi bakımdan güçlü olmak İslam’ın mühim bir emri ve tevekkülün icabıdır. Nitekim Enfal Suresi’nin 60. ayetinde mealen şöyle buyurmaktadır: “Karşıtlarınızı caydırmak için olanca gücünüzle kuvvet hazırlayın!” 

Maddeten güçlü olmayan devletler, güçlü olan devletlerin tahakkümü altına girmeye mecbur olurlar. Bugün ki saldırıların, çeşitli entrikaların ve sinsi oyunların altında yatan sebep budur. Emperyalist güçler ve batılılar Türkiye’nin güçlenmesini istemiyor. İstiyorlar ki, Türkiye batının oyuncağı ve kölesi olsun, IMF’nin kapısında beklesin.

Yüksel UCA



Etiketler:
Kategoriler: Yüksel Uca

Yorumlar (1 Yorum)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?