Musibetlere Nasıl Bakmalı?

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Musibet; kuraklık, kıtlık, hastalık, yoksulluk, zelzele, savaş, hâsılat veya hayvanata arız olan hallerdir. 

Nice hikmetlerle dolu bu imtihan dünyasında sıkıntısız ve elemsiz bir hayat sürmek mümkün değildir. Mülkün sahibi olan Yüce Allah, bu imtihan salonunda kimini hastalıkla, kimini mal ile kimini makam ile kimini de evladı ile imtihan etmektedir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Andolsun biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” (Bakara Suresi, 2/155)

Habib-i Edip Efendimiz (sav.); “Dünya dar-ül meşakkattır.” buyurarak, burada gerçek bir saadetin olmadığını vurgulamıştır. Dünya ebedi saadete mazhar olmak için çalışma diyarıdır, rahat yaşama ve zevk etme yeri değildir. Zira imtihana girenler terler, rahat edemez.Dünyada rahatın olmadığını bilen kişi rahat eder. Burada rahatı arayanlar rahatsız olur.

Her Zaman Bahar Olmaz

İnsanın bu fani dünyada her arzu ettiği şeye nail olması, devamlı afiyet içinde hayat sürmesi mümkün değildir. Dünyada sürekli bir bahar olmadığı gibi, kâinatın en mükemmel meyvesi olan insanın da hep baharı yaşaması mümkün değildir. Dünyada tipi, fırtına, boran ve kış olduğu gibi, insanın da fırtınası ve kışı vardır. Hastalıklar, musibetler ve ihtiyarlık birer fırtınadır. İnsan havanın hep sakin olmayacağını bilirse, fırtınalara hazırlıklı olur. Bedeninin hep sıhhat üzere kalmayacağını unutmazsa, hastalıklara karşı sabırlı olur.

Hastalıklara ve musibetlere sabretmek ibadettir ve kulluğun esasıdır. Musibetler, kulun günahlarını döker, acizliğini idrak ettirir, daha ziyade dua ve niyazda bulunmasına vesile olur.Bediüzzaman Hazretleri Lem’alar adlı eserinde bu hakikati şöyle ifade eder: “Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkip edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla. Mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya niçin geldiğini öğren.” Kalbin kulağına gizli ihtar ediyor.”

Resul-i Ekrem Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Mümine gelen her musibetle, hatta bir diken batmasıyla da Allah onun günahlarını döker.” 

Bir diken batmasının bile müminin günahlarından bir kısmını döktüğü dikkate alınırsa, hastalıkların ve çetin musibetlerin -sabretmek şartıyla- insana ne derece büyük mükâfatlar kazandıracağı aşikârdır. 

Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.) oğlu vefat eden Hz. Muaz’a (r.a) yazdığı taziye mektubunun bir bölümünde şöyle buyurur: “Senin oğlun Allah’ın sana güzel bir hibesi idi. Cenab-ı Hak onunla bir zaman seni ferahlandırdı, sürurlandırdı. Sonra onu senden aldı ve büyük bir sevap verdi. Şu şartla ki, sabreder ve o sevabı hesaba katarsan…
Ya Muaz! Allah sana hem oğlunun ölmesi, hem de sevaptan mahrum olmak gibi iki musibeti birden vermesin…”

Şefkati sonsuz olan Yüce Allah, kullarının günahlarını musibetlerle temizlemektedir. Musibetler günahların neticesi, mükâfatın başlangıcıdır. Bu bakımdan, insan başına gelen bela ve musibetlere sabretmeli, isyan etmemelidir.

Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman, innâlillahi veinnâileyhiraciûn “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.” (Bakara Suresi, 2/156) söyle ve Merci-i Hakikî’ye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür.”  Hem “Her şey kader ile takdir edilmiştir, kısmetine razı ol ki, rahat edesin” (Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye)

Fahr-i Kâinat Efendimiz (sav.) şöyle buyurur: “Cenab-ı Hakk’ın Levh-i Mahfuz’da en önce yazdıklarından biri de şudur: Benden başka ibadete müstahak kimse yoktur. Muhammed benim resulümdür. Bir kimse benim verdiğim hükümlere razı olur, belalarıma sabreder, nimetlerime şükrederse, onu sıdıklar defterine yazar, kıyamet günü onlarla haşrederim. Bir kimse benim verdiğim hükümlere razı olmaz, belalarıma sabretmez, nimetlerime de şükretmezse, benim kapımdan başka bir kapı arasın.” 

Kaderin Her şeyi güzeldir”

İnsan, başına gelen bela ve musibetleri, nefsinin hoşuna gitmeyen hadiseleri birer rahmet tecellisi olarak görmelidir. Zira Yüce Allah’ın bütün isimleri güzel olduğu gibi, onların tecellileri de güzeldir. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki o, hakkınızda bir hayırdır. Ve olur ki, bir şeyi seversiniz, hâlbuki hakkınızda o bir şerdir.”(Bakara Suresi, 2/ 216)

Bir şey ya bizzat güzeldir, ya da neticesi itibari ile güzeldir.

Dünyadan daha kıymetli olan sıhhat bizzat güzeldir. Günahlara kefaret olması, Şafi isminin tecelli etmesi, insana aciz olduğunu hatırlatması, kulun ibadete daha ziyade ihtiram göstermesine vesile olması cihetiyle de hastalıklar güzeldir. 

Sıhhat bedenin bayramı, hastalık ise kalbin gıdasıdır. 
Gül bizzat güzeldir, diken ise onu muhafaza ettiği için güzeldir. 

Eğer Hz. Yusuf kardeşleri tarafından kuyuya atılmasaydı, iftiraya maruz kalıp hapse girmeseydi belki de Mısır’a sultan olmayacaktı.

Nefsimizin hoşuna gitmeyen hadiseler; ya İlâhî bir ikazdır, bizi yanlış yoldan geri çevirir. Veya günahlarımıza kefaret olup, temizlenmemize sebep olur. 

Kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır. Çirkinlik de güzeldir.” 

Rabbimizin; “Kahrı da hoştur lütfü de”

İnsan Her Zaman Kendinden Aşağı Olanlara Bakmalı

  Unutulmamalıdır ki, en büyük zenginlik; şükürdür, iktisattır, rızadır, memnuniyettir, huzurdur, kanaattir. “Kanaat bitmez, tükenmez bir hazinedir.” Bu ulvi hasletlerden mahrum olan kişi, dünyanın en zengini de olsa yine de fakirdir. Zira hırs, israf, şükürsüzlük ve hakkına razı olmama insanın gözünü kör eder, doyumsuz kılar.

İnsan maddi bakımdan ve sıhhat yönünden her zaman kendisinden daha mağdur ve daha mustarip olanlara bakıp şükretmelidir. Bir gözü görmeyen kişi, iki gözü de görmeyip, dünya ışığından mahrum olanlara bakmalıdır. Bediüzzaman Hazretleri Lem’alar adlı eserinde bu hakikati şöyle ifade eder: “Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlara bakıp şekva edemezsin. Belki sen, kendinden sıhhat noktasında aşağı derecelerde bulunan biçare hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak. Bir gözün yoksa iki gözü de olmayan âmâlara bak, Allah’a şükret.

Evet, nimette kendinden yukarıya bakıp şekva etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musibette herkesin hakkı, kendinden musibet noktasında daha yukarı olanlara bakmaktır ki, şükretsin.”

Tabiinin büyük âlimlerinden Muhammed Bin Vâsi Hazretleri’nin bacağındaki yarayı gören biri, “Sana acıyorum” demiş. O büyük insan şu cevabı vermiş: “Ben, aynı yaranın gözümde çıkmadığına şükrediyorum.”

İnsan, nimetin kadrini bilip şükrederse, o nimet artarak devam eder. Nankörlük eder ve şükredilmezse, o nimet elden çıkar. Bediüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi; “Nimet şükrü görmezse gider.”

İnsanların maişet cihetiyle ve makam itibariyle birbirinden farklı olmaları, toplum hayatının nizamının devamı içindir. Bu şekilde muhtelif vazifeler ifa edilir, dünyevi maslahatlar yerine getirilir.
“Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, kimini kimine, derece derece üstün kıldık…” (Zuhruf Suresi, 43/32)

Niye Ben?

En yüksek makamlara çıkan, büyük servetler kazanan, uzun yıllar elemsiz ve kedersiz sıhhatli bir hayat süren insan, “Bu nimetler niçin bana verildi?, “Niye ben?” demez. Başarılarını kendi kabiliyetinin ve gayretinin neticesi bilir. “Ben yaptım, ben kazandım, ben başardım” der, övünür. Hâlbuki her güzellik, her hayır Allah’tan, bütün çirkinlikler ve şerler nefsimizdendir. “Sana iyilikten ne isabet ederse, Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.” (Nisa Suresi 4/79) 

Tavuğu yumurta verecek şekilde terbiye eden Allah, insana da akıl gibi en büyük bir nimeti ihsan etmiş, onu maddi ve manevi bakımdan en üstün bir varlık olarak yaratmış, şuur, idrak ve konuşma kabiliyetini ihtiva eden en büyük hayat mertebesini bahşetmiştir.

Gel gör ki, insanın başına bir musibet geldiği zaman feryat eder. Bedeni ve serveti kendi mülkü imiş gibi, “Niye ben”? der, kaderi tenkit eder. “Kaderi tenkit eden başını örse vurur, kırar.”

Biz insana bir nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Ona bir kötülük dokunduğu zaman da uzun uzun yalvarır.” (Fussilet Suresi, 41/51)
“Ama insan, her ne zaman Rabbi onu sınayıp da ikramda bulunur, nimet verirse, “Rabbim bana ikram etti” der. Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa, o vakit de, “Rabbim beni zillete düşürdü.” der.” (Fecr Suresi, 89/15-16)

1975 yılında Wimbledon tenis turnuvasını kazanan Amerikalı tenisçi Arthur Ashe hastalandığında hayranlarından mektuplar alır. Bir hayranının mektubunda şunlar yazılıdır: “Neden Tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?”

Arthur Ashe bu mektubu gönderen hayranına şu cevabı yazar: “Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım. Ve bugün sancı çekerken, Tanrı’ya ‘Niye ben?’ mi demeliyim? Mutluluk insanı tatlı yapar, zorluklar güçlü. Hüzün ise insan yapar, yenilgi mütevazı. Başarı insanı ışıldatır, ama yalnız Tanrı, yolumuza devam etmemizi sağlar. Tanrı’ya asla ‘Niye ben?’ diye sormayın… Ne olacaksa olacak. O’nun kendine has usulleri vardır. Her şey kendi iyiliğiniz için olur. İnancınızı koruyun…”

Evet, mülkün gerçek Maliki mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Dilediğini aziz, dilediğini zelil eder. Dilediğine uzun ömür verir, dilediğinin ömrünü kısa takdir eder. Dilediğini hastalıklara müptela eder, dilediğini de sıhhatle yaşatır. Unutulmamalıdır ki, Yüce Allah’tan uzaklaştıran, cehenneme yaklaştıran her kötü fiil musibettir. Maddi musibetler, manevi hastalıkların yanında hiç hükmündedir. Biri ebedi hayatımızı mahveder, diğerleri dünya hayatımızı.

Kula düşen teslimiyettir, sabırdır, Hak’tan gelene razı olmaktır.


Etiketler: , Kategori:

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?