Nurdan Haber

Risale-i Nur Külliyâtının Yazım Kuralları -3

Risale-i Nur Külliyâtının Yazım Kuralları -3
15 Aralık 2018 - 7:00

 

RİSÂLE-İ NUR KÜLLİYÂTININ YAZIM KURALLARINA (USÛL-İ TAHRİR)

UYGUNLUNLUĞU VE YAPILAN İTİRAZLARA CEVAPLAR (III)

BAKALIM BEDİÜZZAMAN KELÂMIN LAFIZLARA AİT ŞARTLARINA UYMUŞ MU?

TENKİD EDENLER İYİ OKUSUNLAR:

 

    1. Ma’nâya Ait Şartlar

Manaya ait olan şartları kısaca özetleyecek ve Risâle-i Nur Külliyâtından misâller getirecegiz:

Birinci Şart: Kelâmın maksadı dâima açık tabirlerle beyân edilmeli ve konunun anlaşılmasını zorlaştıracak veya maksadı ihlal edecek ifade tarzlarından kaçınılmalıdır.1 Buna bir tek misâl verelim:

“Bismillah” her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. “Bismillah” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyecige bak dinle.” 2

İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulundugunu anlamak istersen; şu temsîlî hikâyecige bak, dinle:” 3

İkinci Şart: Lafızlar ma’nâlara tabi olmalıdır. Yoksa belagate aykırı olur. Lafızperestlik dogru değildir. Bu hastalığın izi, Risâle-i Nur Külliyâtında görülmemiştir. 4

Nasılki cesed ruha dayanır, ayakta durur, hayatlanır ve lafız ma’nâya bakar, ona göre nurlanır ve suret hakikata istinad eder, ondan kıymet alır.” 5

Tarih lisan-ı teessüfle bize ders veriyor ki: Saltanat-ı Arabın cazibesiyle a’cam, Arablara muhtelit olduklarından; Kelâm-ı Mudarî’nin melekesi denilen belâgat-ı Kur’aniyenin madenini müşevveş ettikleri gibi, öyle de acemlerin ve acemîlerin belâgat-ı Arabiyenin san’atına girdiklerinden fikrin mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı ma’ânîden, zevk-i belâgatı nazm-ı lafza çevirmişlerdir. Şöyle ki:

Efkâr ve hissiyatın mecra-yı tabiîsi nazm-ı ma’ânîdir. Nazm-ı ma’ânî ise mantıkla müşeyyeddir. Mantığın üslûbu ise müteselsil olan hakaika müteveccihtir. Hakaika giren fikirler ise, karşısında olan dekaik-ı mahiyatta nafizdirler. Dekaik-ı mahiyât ise, âlemin nizam-ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizam-ı ekmelde herbir hüsnün menbaı olan hüsn-ü mücerred mündemiçtir. Hüsn-ü mücerred ise mezâyâ ve letaif denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinan-ı hilkatte cilveger olan, ezhara perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nagamatıdır. Bülbüllerin nagamatına aheng-i ruhanî veren ise, nazm-ı ma’ânîdir. Hal böyle iken, Arab’dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâgat-ı Arabiyede üdeba sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çıgırdan çıktı. Zira bir milletin mizacı o milletin hissiyatının menşei olduğu gibi lisan-ı millîsi de, hissiyatının ma’kesidir… Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisanlarındaki istidad-ı belâgat dahi mütefavittir. Lâsiyyema Arabî lisanı gibi nahvî bir lisan olsa… Bu sırra binaen cereyan-ı efkâra mecra ve belâgat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır’av olan nazm-ı lafz; mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı ma’nâya mukabele ederek belâgatı müşevveş etmiştir.

Zira acemîler sû’-i ihtiyar veya sevk-i ihtiyaçla lafzın tertib ve tahsinine ve ma’ânî-i lügaviyenin tahsiline daha ziyade muhtaç olduklarından ve elfaz, mecra olmak cihetiyle daha âsân ve daha zâhir ve nazar-ı sathîye daha munis ve hevam gibi avamın nazarlarını daha cazibedar ve avamperestane nümayişlere daha müstaid bir zemin olduğundan, elfaza daha ziyade sarf-ı himmet etmişlerdir… Yani ne kadar bir mesafe kat’ederse önlerine çok müşa’şa’ sahralar kendilerini göstermek şanında olan tertib-i ma’ânîde olan Tağalgulden zihinlerini çevirip, elfaz arkasına koşup, dolaşıyorlar.

Ma’ânînin tasavvurlarından sonra elfazın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide elfaz ma’nâya galebe etmekle istihdam ederek; lafz, ma’nâya hizmet etmek olan kaziyye-i tabiiye aksine çevrildiginden, tabiat-ı belâgattan böyle lafızperest mutasallıfların san’atına kadar.. yok belki tasannularına uzun bir mesafe girmiştir. Eger istersen Harîrî gibi bir dâhiye-i edebin Makamat‘ına gir, gör! O dâhiye-i edeb nasıl hubb-u lafza maglub olarak lafızperestlik hevesi o kıymetdar edebini lekedar ettiği gibi lafızperestlere de bast-ı özür etmiştir ve nümune-i imtisal olmuştur. Onun için o koca Abdülkahir bu hastalığı tedavi etmek için Delâil-i İ’caz ve Esrâr’ül-Belâgat’ın bir sülüsünü onun ilâçlarından doldurmuştur. Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…

Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbîhperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrât ile tam bir hastalık ve ma’nâyı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır. Evet lafza zînet verilmeli, fakat tabiat-ı ma’nâ istemek şartıyla.. ve suret-i ma’nâya haşmet vermeli, fakat mealin iznini almak şartıyla.. ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksudun istidadı müsaid olmak şartıyla.. ve teşbîhe revnak vermeli, fakat matlubun münasebetini göze almak ve rızasını tahsil etmek şartıyla.. ve hayale cevelan ve şaşaa vermeli, fakat hakikatı incitmemek ve agır gelmemek ve hakikata misâl olmak ve hakikattan istimdad etmek şartıyla gerektir.” 6

Üçüncü Şart: kaleme alınacak şey esas maksadı ifade etmekten ibaret olup maksad dışı ilaveler ve dipnotlarla sayfalar çoğaltılmamalıdır. Bütün Risâle-i Nur Külliyâtı bunun misâlidir. 7 Sadece bir paragraf nakledecegiz:

Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzûmlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahibsiz değil. Hem madem şu misafirhâne-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerim bir Müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem madem لاَ يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.

Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misafir telakki edip misafirhâne sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.” 8

Dördüncü Şart: Lafızların selâmet ve metâneti, ma’nâların güzelliğine mâni olmamalıdır. Sadece lafızların selâset ve letâfeti yeterli değildir. Mesela buna en güzel misâllerden biri sudûr:

İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede? Kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede? Kütübhâne-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tad! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede? Hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?” 9

 

    1. Kelâmın Rükünleri

Kelâmın rükünleri dörttür: İbtidâ, anlatılacak ma’nâları özetleyecek şekilde giriş yapmaktır. Tahallus, ibtidâ ile maksadın arasında mes’eleyi açıklayacak kelâm irâd etmektir. Maksad, kelâmın maksadını açıklamaktır. İntihâ, kulaklara mühür olacak şekilde mes’eleyi özlü cümle ile bitirmektir.10 Risâle-i Nur’da bunun en gizel misâli Birinci Sözdür:

İbtidâ:

“Bismillah” her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. “Bismillah” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyecige bak dinle. Şöyle ki:

Tahallus:

Bedevi Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakilerin şerrinden kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Digeri magrur… Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Magrur, almadı… Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şaki defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki magrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, ta‘rif edilmez. Dâima titrer, dâima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

Maksad:

İşte ey magrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcûdat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?

Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, “Bismillah” der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, “Bismillah” der. Matbaha-i Kudret’ten bir kazan olur ki; çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillah” der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en latif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, “Bismillah” der.

Sert olan taş ve topragı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona müsahhar olur. Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyunun agzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmagını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (A.S.) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâgıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَمًا âyetini okuyorlar.

İntihâ:

Madem her şey manen “Bismillah” der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi “Bismillah” demeliyiz. Allah namına vermeliyiz. Allah namına almalıyız. Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız…”11

Bedîüzzaman’ın sözlerinde çelişki ve hatalar var diyenler, müşahhas bir misâl vermekten öte, yukarıda hülasa eyledigimiz Osmanlı Edebiyatındaki yazım kurallarını da bilmemektedirler. Onun için sözü uzatmıyoruz. 12

Evet bir şâirin dedigi gibi, لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوَى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا ٭ لَمْ يَبْقَ فِى هذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ her üren kelbin agzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.” 13

 

1 Mehmed Rif’at, Mecâmi’ul-Edeb, Sekizinci Kitap, Ahvâl-i Tahrir, sh. 795 vd.

2 Sözler, sh. 5.

3 Sözler, sh. 16.

4 Mehmed Rif’at, Mecâmi’ul-Edeb, Sekizinci Kitap, Ahvâl-i Tahrir, sh. 796 vd.

5 Şu’âlar , sh. 76.

6 Muhâkemât, sh. 86 vd.

7 Mehmed Rif’at, Mecâmi’ul-Edeb, Sekizinci Kitap, Ahvâl-i Tahrir, sh. 796 vd.

8 Mektûbât, sh. 71 vd.

9 Sözler, sh. 28.

10 Mehmed Rif’at, Mecâmi’ul-Edeb, Sekizinci Kitap, Ahvâl-i Tahrir, sh. 798 vd.

11 Sözler, sh. 5 vd.

13 İşârât’ül-İ’caz, sh. 123 vd.