Bitkilerin Her Hali O’na Şahittir

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Nurdanhaber – Mehmet BİLEN

 

BİTKİLERİN HER HALİ O’NA ŞAHİTTİR

Bütün tohumlar sadece şu dört maddeden meydana gelmektedir: karbon, azot, hidrojen ve oksijen. Ama hepsini toprağa attığımızda birinden gül, diğerinden zeytin, ötekisinden de ıspanak çıktığına hayretle şahit oluruz. Hepsinin hammaddesi aynı iken farklı türlerin ortaya çıkması, içlerinde yazılmış programın farklı olduğunu göstermektedir. Tıpkı bir CD, bilgisayara sokulduğunda içinde hangi bilgilerin olduğu ekranda görüldüğü gibi, bir tohum da toprağa girdiğinde içindeki bilgiler yeryüzü ekranında bize gösterilmektedir. Öyleyse o CD’yi yapıp içine bilgileri yükleyen ve bilgisayara da o CD’yi okuma programını koyan bir mühendis olduğu gibi, o tohumlara da hangi bitki türü olacaklarına dair bilgileri yükleyip toprağa da onu açabilecek bir özellik veren harika tasarımcısını kör gözlere dahi göstermektedir.

Toprağa atılan o tohum, belli bir süre çürümeden bekler ve mevsimi geldiğinde sanki haber almışçasına, onu toprak altında koruyan kabuğunu parçalar. Sonra o incecik köklerle kendisinden daha sert olan taş ve toprağı delerek suyun bulunduğu yöne doğru ilerlemeye başlar. Biz, o incecik kökten daha güçlü olan parmağımızla toprağı delemezken ve içeceğimiz suyu mutfakta vs. ararken yeni çıkmış bir kök hem kabuğunu hem de toprağı parçalıyor ve suyun yerini biliyormuşçasına o yöne doğru ilerliyor. Evet, özellikle nehir kenarlarındaki bitkilerin köklerine bakıldığında çoğunun nehre doğru yöneldiğini sadece üç-beş kökün, ağacın devrilmesini önlemek için zıt yöne gittiğini hayretle görürüz. Acaba o köklerde nasıl bir güç var, hem suyun yerini nereden biliyorlar? Gözleri mi var ki görüyorlar ya da kulakları mı var ki suyun şırıltısını duyuyorlar? Hem akılları mı var ki devrilmemek için aralarında işi bölümü yaparcasına kimisi suya kimisi başka yöne doğru yayılıyorlar. Tabi ki hayır! Bütün bunlar elbette yaratıcı kudretin gücüyle ve ilmiyle oluyor. Yoksa bu harika işlere “tabiat” namı verip köklerin kendi ellerine vermek, çocukları dahi güldürecek bir masal anlatmaktan öteye geçmeyecektir.

Ağacın iskeletine de bir göz atalım. Kökün üstünde yükselen bir gövde ve yaprak ile meyveleri taşıyacak olan dallar. Sadece ağacın iskeleti bile bir tasarım harikasıdır. Bununla birlikte içindeki makine de parmak ısırtacak cinsten bir mükemmelliğe sahip. Nasıl yani ağacın içinde makine mi var? Evet, şöyle ki; on metrelik bir ağaç farz edelim. Binlerce yaprağı bulunan bu ağacın her bir yaprağının suya, minerale ve güneş ışığına ihtiyacı vardır. Su ve mineraller yapraklara kökten ulaşır ama ağacın kökleri birden fazla olduğu gibi yaprakları da binlercedir. Hâlbuki hiçbir yaprak susuz kalmadığı gibi en üst yaprağa da en alt yaprağa da ihtiyacı miktarınca su dağılımı yapılır. Ne köklerde ne de yapraklarda hiçbir karışıklık çıkmadan bu mükemmel dağılım içinde nasıl bir makinenin işlediğini ve bu makineyi yapanın parmak ısırtacak cinsten bir ilme sahip olduğunu görmekteyiz. Ayrıca ağaçtan bu binlerce yaprağın birbiri üstüne rastgele çıktığını zannediyorsak, yanılıyoruz. Bilimsel araştırmalar göstermektedir ki; ağacın her yaprağı fotosentez yapabilmek için gün içinde mutlaka ışığını alır, ya güneş doğarken ya tepedeyken ya da batarken. Eğer yapraklar birbiri üstüne tesadüfen çıksaydı birçok yaprak birbirine engel olduğundan ışık alamazdı. Bu da göstermektedir ki bir yaprak bile tesadüfen dalından çıkmamaktadır. Peki, bir yaprak bile tesadüfen çıkmazken koca kâinat nasıl tesadüfen olabilir. Burada şu ayeti hatırlamak gerekir: “Onun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez.” (En’âm, 6/59.)Âmenna-

Ayrıca yapraklar, hem tek başlarına hem de ağacın bütününde çok hoş bir görüntü oluşturmakta ve göz zevkimizi okşamaktadır. Evet, sadece tek bir yaprağa dahi dikkatle bakıldığında simetrik çizgilerle ayrılmış harika bir görüntü bulunmakta; sarı, yeşil hatta kırmızı renkleriyle ve çeşit çeşit şekilleri ile ressamların çizmeye doyamadığı sanat modellerini oluşturmaktadır.

Hem yaprakların, üzerlerindeki eşsiz sanatlardan başka canlıların en önemli ihtiyacı olan oksijeni fotosentez yoluyla üretmesi, içlerinde ilaç yapımında kullanılan şifaların bulunması ve boya, lif, kâğıt vs. gibi maddelerin de onlardan elde edilmesi, bize hizmet için yaratıldıklarını açıkça göstermektedir. Şimdi o yaprakların gölgesinde oturup bir taraftan vücudumuzu dinlendirirken diğer taraftan da bu manaları düşünmekle kalbimizi, aklımızı ve ruhumuzu huzura erdirmek ne de güzel olurdu değil mi?

Son olarak ağaçlardan aldığımız meyvelere de bir bakalım. Tüm meyvelerden bahsedemeyeceğimiz için birini seçelim; mesela portakalı inceleyelim: Çok hoş turuncu bir renkle gözümüzün zevki okşanmış. Biraz yaklaşınca da kokusu bizi kendisine çekmeye başlıyor. Reklamı gerçekten de çok güzel yapılmış. Çünkü bu portakalı gönderen bizim hangi renkten ve hangi kokudan hoşlandığımızı çok iyi biliyor. İnsanın eli hemen kabuğuna gidiyor ve o meyvenin çürümemesi için ambalaj kâğıdı gibi sarılan kabuğu zahmetsizce soyuyor. İşte sadece kabuğunda sayabildiğimiz üç mükemmellik:  renk, koku ve koruma.

İçine baktığımızda ise ekmeğin dilimlenmesi gibi dilim dilim yapılmış ki kolayca ve zahmetsizce yiyebilelim diye. Hem öyle bir tat var ki; o tat ne kabuğunda ne sapında ne de toprağında bulunuyor. Demek o tadı içine koyan benim dilimin hoşlandığı lezzetleri çok iyi biliyor. O portakal ağzımdan geçip mideme ulaştığında, içindeki vitaminler tam da ihtiyacıma uygun bir şekilde bedenimi besliyor, hiçbir zarar vermiyor. Belli ki bu ve bunun gibi tüm meyveleri yaratıp insana ikram eden Rabbimiz bizi her yönümüzle çok iyi biliyor ve tanıyor. Elbette gözü kim yaratmışsa rengi de o yaratmış, burnu kim yaratmışsa kokuyu da o koymuş, dili kim yaratmışsa tadı da o yerleştirmiş, bedeni kim yaratmışsa vitaminlerini de o içine bırakmıştır. Burada şu ayeti de hatırlamadan geçmeyelim: “Yaratan hiç bilmez mi? (Mülk, 67/14.) Evet, elbette yaratan bilecek; yoksa şu akılsız, cansız, güçsüz ağacın veya toprağın işidir diyen akıldan istifa etmeli. Çünkü bu akıldan yüz derece uzaktır ve imkânsızdır.

 



Etiketler: , , ,
Kategoriler: Mehmet Bilen

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?