İş ehlinden çıkarsa

Nurdan Haber Haber Merkezi | |

Nurdanhaber – Yüksel UCA

Makamların geçici olduğunu bilen, makamının hakkını hakkıyla ifa eden, hak ve adaletten ayrılmayan, devletin imkânlarını kendi menfaati için kullanmayan, devletin emanetini gözü gibi koruyan, dürüst, hamiyetli, vatanperver idarecilere ne mutlu! Böyle idarecilere çok ihtiyacımız var. Rabbim böyle yöneticilerin sayısını çoğaltsın ve muvaffak kılsın inşallah.

Ne yazık ki kendi şahsi menfaatlerinden başka hiç bir düşüncesi olmayan, hamiyetperverlik kisvesine bürünmüş idareciler de az değildir. Üstesinden gelip gelemeyeceğini düşünmeden mevki ve makam alma hırsıyla yanıp tutuşan kimselerin bulunduğu günümüzde, ehil kimselerin iş başına getirilmesi lazımdır. Kabiliyetli idarecilerin de görevden kaçınmamaları gerekir. (Tabi vazife veren olursa)

Bir makama geldiğinde kendini kaybeden, insanlara tepeden bakan, o makamı kendi menfaati için kullanan bir insanın makamı ne olursa olsun, onun ne Yüce Allah’ın yanında bir kıymeti olur ne de halkın yanında. Böyle kimseler büyük bir vebali sırtlarına yükleyerek huzur-u ilahiyeye giderler. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuk yapmayı istemeyenlere nasip ederiz. Sonunda kazançlı çıkanlar, fenalıktan sakınanlardır.” (Kasas Suresi, 28/83)

Makam sahibi olanlar adil olmalı, kibirden ve zulümden uzak durmalıdırlar. İdareciler görev tevdi ederken, eş, dost, akraba, yandaş, kendi görüş ve düşüncedeki kişileri gözetmeden, herkese eşit davranmalı ve işi liyakati olana ve ehline vermelidirler. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Allah size emanetleri mutlaka ehline vermeyi ve insanlar arsında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa Suresi, 4/58)

Habib-i Edip Efendimiz (sav.) adil idarecilerin kıyamet gününde Cenab-ı Hakk’ın arşının gölgesinde gölgelenecek yedi bahtiyar sınıftan biri olacağı müjdelemiştir.

İşinin ehli olmayan kişi sırf dindar diye göreve getirilmemelidir. Sanat ile salahı bir birinden ayırmak lazım.  Sanat ve iş noktasında salahata değil maharete bakılmalıdır. Kabiliyetleri eşit olan iki kişi arasında dindarlığı ön planda olan kişi tercih edilmelidir. Hem işinin ehli hem de dürüst kimseler tercih edilmelidir.

Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur: “İşte, şimdi salâhat ve mehareti, tâbir-i âharla fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler. Öyleyse, ya maharettir veya salâhattir. San’atta maharet ise müreccahtır.”

Salahat; dindar, Allah’ın emir ve yasaklarına uymak, ahlaklı ve faziletli bir insan olmak demektir. 

Maharet ise, işinde ehil, becerikli ve uzman olmaktır. Bu iki vasfın bir kimsede bulunması nurun ala nurdur. Hem dindar olmak hem de iyi bir hekim olmak, hem mütedeyyin olamak hem de iyi bir sanatkâr olmak ne güzel.

Habib-i Kibriya Efendimizin Uygulamaları

Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.), işi ehline verme hususunda çok hassas davranmış, kumandan ve amir tayininde ve vazife dağılımında, liyakat ve kabiliyeti esas almıştır. Habib-i Edip Efendimiz (sav.) ordunun başına azatlı köle Üsame’yi kumandan tayin etmiş, Hz. Bilal’e özel bir değer vermiş, İranlı olan Selman-ı Farisi’ye: “Benim ehlimdendir” diye iltifatta bulunmuştur.

Kâbe’nin Anahtarı Ehline Verildi

Fahr-i Âlem Efendimiz (sav.) idarecilik görevine ehil olsa bile, bir kimsenin hırsla bu görevi istemesini doğru bulmamış, böyle kimselere görev vermemiştir. Kendisinden iş için talepte bulunan bir akrabasına şöyle cevap vermiştir: “Biz, bu işlere talipli olanları değil, layık olanları getiririz.”

Fahr-i Kâinat Efendimiz başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur: “Emanet kaybedildiği zaman, yani işler ehli olmayanlara verildiği zaman kıyameti bekle.” 

Kişi lâyık olmadığı bir makama talip olmamalı, üstesinden gelemeyeceği ve yapamayacağı işe girişmemelidir. Resul-i Kibriya Efendimiz (sav.) Abdurrahman İbni Semüre”ye şöyle buyurdu: “Abdurrahman İbni Semüre! Kimseden yöneticilik görevi isteme! Zira bu görev sen istemeden verilirse, Allah yardımcın olur. Eğer sen istediğin için verilirse, Allah’tan yardım göremezsin.”

Habib-i Edip Efendimiz (sav.); devleti temsil edecek kişilerin bu göreve lâyık, şahsiyetli, bilgili ve işinin ehli olması gerektiğini ifade etmekte, makam heveslisi kimselerin böyle önemli mevkilere getirilmemesini hatırlatmaktadır. Şayet bir kimse böyle önemli görevlere lâyık ise ve bu hizmet devleti yönetenler tarafından kendisine teklif ediliyorsa, görevi kabul edip devletine hizmet etmelidir. Kendisi talip olmadığı halde lâyık görülerek iş başına getirilen kimse, Cenâb-ı Hakk’ın yardımını görür ve işinde başarılı olur. Şahsî arzusu ve hırsı sebebiyle yönetici olan kimseler muvaffak olamazlar ve devleti zarara uğratırlar. 

Habib-i Kibriya Efendimiz (sav.) şöyle buyurur: “Ebû Zer! Senin gerçekten zayıf olduğunu görüyorum. Kendim için ne istiyorsam senin için de onu isterim. İki kişiye bile olsa sakın başkan olma! Yetim malına da yöneticilik yapma!”

Bir gün Ebû Zer (ra.) “Yâ Resûlallah! Beni vali tayin etmez misin?” dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.) eliyle onun omzuna vurarak şöyle buyurdu: “Ebû Zer! Sen zayıf bir adamsın. İstediğin görev ise bir emanettir. Bu emaneti ehil olarak alan ve üzerine düşeni yapanlar müstesna, aslında bu görev kıyamet gününde bir rezillik ve pişmanlıktır.” (Müslim, İmâret 16)

Ebû Zer el-Gıfârî’, çok mütevazı, doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen bir yapıya sahipti. Resûl-i Ekrem Efendimiz onu çok severdi. Bir defasında onun hakkında şöyle buyurdu: “Şu gök kubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebû Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur.” (Tirmizî, Menâkıb, 35) 

Habib-i Kibriya Efendimiz (sav.) Hz. Ebuzer’e böyle buyurmakla idareciliğin altından kalkılması zor bir emanet olduğunu, üstesinden gelemeyecekler için kıyamet günü bir rezillik ve pişmanlık olacağını bildirmiştir. 
Öyle ise kişi, lâyık olmadığı bir göreve talip olmadan önce, kıyamet günündeki acı sonu, pişmanlığı düşünmeli, dünyanın birkaç günlük makamı için ebedi hayatını mahvetmemelidir.

Devletin malı umumun malıdır. Onda kıyamete kadar gelecek bütün insanların hakkı vardır. Devlet malını şahsi menfaat için kullanmak çok büyük bir vebaldir. Her makam sahibi kendisine verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirmeli, devletin malını titizlikle korumalıdır.

Habib-i Kibriya Efendimiz (sav.): “Hayber savaşında elde edilen ve henüz taksim edilmemiş olan kamuya ait ganimetlerden bazı değersiz eşyayı alan, daha sonra da düşman tarafından öldürülen sahabenin büyük bir günah işlediğini, bu günahtan dolayı şehit olmadığını belirtmiş ve cenaze namazına katılmamıştır” (Müslim, iman, 48)

Şanlı ecdadımız da altı yüz yıldan fazla dünyaya adalet ve hürriyet ile hükmetmiş, işi ehline verme hususunda çok titiz davranmıştır. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Avusturya İmparatorluğu’nun İstanbul elçiliğini sekiz sene sürdüren Ogier de Busbecg şöyle der: “Görev ve memuriyetler herkesin liyakat, seciye ve kabiliyetine göre bizzat sultan tarafından verilir. Bunu yaparken ne şahsın zenginliğine, ne nüfuz ve şöhretine ne de rica ve dostluklara aldırış eder. Böylece her işe, o işin ehli adamlar tayin olunur. Şahsi kabiliyeti sayesinde herkes en yüksek mevkilere gelebilme şansına sahiptir.”  (Ogier Ghiselin de Busbercg, Türkiye’yi Böyle Gördüm, Çev.  Aysel Kurutluoğlu) 



Etiketler: ,
Kategoriler: Yüksel Uca

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?