Doğa Kanunları: Nedir. Ne Değildir? -5

Nurdan Haber Haber Merkezi | |
‘Deizm, Teizm ve Ateizm Üçgeninde Varoluş’ Paneli

Üsküdar Üniversitesi, İstanbul

20 Mart 2019

FİZİK (DOĞA) KANUNLARI: NEDİR, NE DEĞİLDİR

Doğa Kanunları ve Determinizm

Bediüzzaman evrendeki genel düzenin bir göstergesi olan ve kendilerini sebep-sonuç ilişkileri olarak gösteren kanunları Allah’ın adetleri olarak isimlendirir. Ancak, belirli kurallara bağlanmamış sıra-dışı olayları da dikkate vererek, Allah’ın iradesinin hiçbir kayıt altında olmadığını ifade eder ve eserlerinde dikkatleri sebeplerin kendilerinden sebepleri koyana çevirir. Ona göre, Alîm, Kadîr, Sânî ve Hakîm olan yani her şeyi bilip her şeye gücü yeten ve her şeyi sanat ve hikmetle bir amaca yönelik olarak en güzel şekilde yapan Allah, genel kanun ve prensipler olarak bildiğimiz adetlerinin bir göstergesi olan düzenle hâkimiyetini ve hiçbir tesadüf işine karışmadığını gösterir. Ancak, şekil ve görünüş değişiklikleri, şahsiyetlerin farklılıkları, varlıkların ortaya çıkma ve ayrılma zamanlarının değişmesi ile de dileme, tercih etme ve irade sahibi olarak dilediğini yapmakta serbest olduğunu ve iradesinin hiçbir kayıt altında olmadığını gösterir. Böylelikle yeknesaklık perdesini yırtarak her şey, her anda, her halinde ve her şeyinde O’na muhtaç olup onun egemenliğine boyun eğdiğini bildirmekle, gafleti dağıtıp zihinleri sebeplerden sebepleri koyana yöneltir.” [1]

Bediüzzaman insanların – tek yumurta ikizleri dahil – simalarındaki farklılığı da yine yaratıcının iradesine ve doğa-üstülüğüne vermekte ve doğa kanunlarının adeta bilgisayar kontrollü torna tezgâhları tarzındaki mutlak belirleyiciliği önyargısını kırmaktadır. Tüm insanların yüzleri, penguenlerde olduğu gibi aynı olsaydı, hiç kimse mevcut doğa kanunlarına bir aykırılıktan söz etmez ve bunu yadırgamazdı. Hatta bunu daha doğal görürdü. Ancak, kendimizi içinde bulduğumuz göz alışkanlığı, birçok sıra dışılığı sıradanlaştırmakta; ülfet yani aşinalık ve alışıklık ise, sorgulanması gereken konularda insanları hissizleştirmektedir.

Beş duyu ve deneycilik (ampirizm ve bilhassa pozitivizm), bilgi edinme mekanizmalarından sadece birisidir. Laboratuvarlarda denenmeye uygun olmayan ve dolayısıyla doğruluk veya yanlışlığı ölçümlere dayalı olarak belirlenemeyen bilgileri bilim-dışı ilan etmek bilimsellik değil önyargı ve taassuptur. Pozitivist yaklaşım, gözlem ve deneye dayalı fen bilimleri için geçerli olabilir. Ancak bilim, fen bilimlerinden ibaret değildir. Bir bakkalın terazisi, sadece ağırlığı yani yerçekimine tabi olan şeyleri tartar. Teraziyle ölçülemediği için sıcaklığı, uzunluğu, elektrik yükünü, zamanı ve ışığı görmezden gelmek ve hatta inkâr etmek bilimsellik değil bilim bakkallığıdır. Bilgi ışığını alıp ölçen terazi akıldır. Bilginin kendisi gibi akıl da madde-dışıdır. Bilgiyi sadece maddede yansıyan miktarıyla sınırlamak bilgiye haksızlıktır ve bilim ve onun işleme merkezi olan aklı maddeleştirmeye kalkmaktır. Bu ise eşyanın tabiatına zıttır ve imkansızı talep etmektir. Çünkü beyin dahil maddenin temel yapı taşlarında ne bilgi vardır, ne de akıl.

Bediüzzaman pozitivist akıma tabi olan ve bilgiyi, gözlem ve deneylerle elde edilen kısımla sınırlayan kişiler için ‘aklı gözüne inmiş’ tabirini kullanır. Akıl dairesinin göz dairesinden, duygu âlemlerini de kapsayan kalp dairesinin de akıl dairesinden çok daha geniş olduğunu ifade eder.

Biyologlar, yumurta akı ve sarısının, el değmeden, sanki sihirli bir değnek değmiş gibi, göz, kulak, ayak, kalp, damar, beyin, ses telleri ve rengarenk tüylere dönmesi ve bir civcivin cikcik sesleriyle varlık âlemine gelivermesini tüm aşamalarıyla takdir, hayret ve hayranlık içinde gözlerler. İnançsız bir biyolog bu varoluşu sebep-sonuç ilişkileri ve cari fizik kanunlarının doğal bir sonucu olarak görürken, imanlı bir biyolog civcivin yaratılışında adeta perde arkasında sanat ve hikmetle iş yapan bir yaratıcının sonsuz ilim ve kudretini ve sanatının mükemmelliğini gözlemler ve o sanat harikası civcivin sanatkarına hayranlık besler. Civcive, civciv namına (mânâ-yı ismî ile) değil, civcivin sanatkarı adına ifade ettiği anlam (mânâ-yı harfî) ile bakar. Yani civciv, kendinden çok sanatkarını gösterir ve onu vasıflandırır. Her iki biyolog dikkatli gözlemlere ve titiz çalışmalara dayanarak sebep-sonuç ilişkilerini ve arka planda hükmeden doğa veya yaratılış kanunlarını ortaya çıkarmaya çalışıp bulgularını nötr bir dil ile yazılmış ikisinin de isminin yer aldığı bir makalede yayınlayabilirler. Böylece inançlı-inançsız ayrımı yapmadan tüm fen bilimciler ve mühendisler, global ölçekte iş birliği ile, bilim ve teknolojiyi geliştirmeye çalışırlar. Özel sohbetlerinde de pekala gözlemlerinden çıkarılabilecek anlamlar konusunda felsefî tartışmalar yapabilirler.

Ahmak bir kişiye dahi, bir mağaza raflarındaki taş, tahta veya metalden yapılmış horoz heykellerinin kendi kendine olduğuna ve bir sanatkârı veya atölyesi olmadığına inandıramazsınız. Çünkü kişi böyle bir şeyi hayatı boyunda gözlemlememiştir. Tüm deneyimleri, bir kasıt ile yapılmış bilgi ve beceri gerektiren her yapay eserin arkasında insan gibi bilgi, beceri ve irade sahibi bir varlığın elinin olduğunu gösteriyor. Ama bir ilim ve sanat harikası canlı bir horozun arkasında sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir Zat’ın eli olduğuna en akıllı bir ilim adamına dahi inandırmakta zorlanırsınız. Çünkü kişi, hiçbir yerde olmadığı halde her yerde ve her varlığın yanında var olan böyle bir Zat’ın benzerini hayatı boyunca ne görmüş ne de bir şekilde tecrübe etmiştir. Dolayısı ile akıl, kabulde zorlanmaktadır.

İnsan, horozun büyümesi süreci arkasında yem yemesini, yürümesi arkasında kaslardaki fizyolojik olayları, dünyaya gelmesi arkasında tavuğun karnında yumurtanın oluşmasını ve döllenmeyi görmüştür. El değmeden ve kabuğu delmeden yumurta içindeki ak ve sarının horoza dönüşmesini ise belli bir süre sıcak bir ortamda beklemeye ve çekirdekteki atomlarla yazılmış genom tarif kitabına vermiştir. Delil olarak da doğru sıcaklık derecesinde tutulmayan yumurtada civciv oluşmadığı gözlemini yeterli bulmuştur.

Evrende hayranlıkla seyrettiğimiz akılları hayrette bırakan güzellik ve mükemmellikteki sanat eserleri ile gözle görünmeyen Sanatkâr arasındaki bu kalın ve karanlık sebep duvarlarını aşmanın hiç de kolay olmadığı deneyimler ile sabittir. ‘Bu, böyledir’ demek de ikna edici sağlam delil isteyen aklı tatmin etmemektedir. İnsan tam ikna olmak için benzerlerini görmek istemektedir.

Mutfakta bir masa üstünde dizilmiş yemekleri gören bir kişi, bu yemeklerin masadaki yemek tarifi kitabının yapmış olduğu fikrini ‘akıl dışılık’ ve ‘delilik’ olarak anında reddeder. Kendisini hiç görmemiş olsa bile bu yemeklerin arkasında maharetli bir aşçının olduğundan hiç şüphe etmez. Çünkü zihnindeki hayat boyu gözlem ve deneyimlere dayalı veri tabanına göre, ilim, irade ve kudretten yoksun ve kendisi okuma ve anlamadan aciz cansız bir tomar mürekkepli kâğıdın bilgi, beceri, irade ve güç gerektiren bu sanatlı yemekleri yapması mümkün değildir. Tuhaftır ki bu aynı kişi, tüm yaprak ve meyveleriyle bir bilim, biyoteknoloji ve sanat harikası olan nar ağacının, bildiğimiz harfler yerine, atom kümelerinden ibaret olan genetik harflerle yazılmış DNA sayfalarının kabukla ciltlenmiş bir kitabı olan bir nar çekirdeğinin yapmış olduğu fikrini hiç garipsemez. Ve nar ağacının arkasında mutlaka karanlık toprağa gömülen bu DNA kitabını okuma ve anlama becerileri ile birlikte bilgi, beceri, irade ve güç sahibi canlı mahir bir sanatkârın olması gerektiğini düşünmez. Çünkü bu tür olayları o kadar sık görmüştür ki artık bu konuda hissizleşmiştir.

Felsefe, fen bilimlerinden farklı olarak, laboratuvar deneyleri yerine rasyonel bir zeminde eleştirel düşünceyi esas alır. Ölçüm aletleri yerine de akla uygunluk, gözlemlerle uyumluluk, mantıki tutarlılık ve bilinen gerçeklikle bağdaşıklık gibi kriterleri kullanır. Mantıken tutarlı olma zorunluluğu, safsataları belirlemek ve onları ayıklamak için etkin bir mekanizma olarak işlev görür. Bu yaklaşım, fizik gibi fen bilimlerinde bile potansiyel çelişkileri ortaya çıkarmak için ‘düşünce deneyleri’ olarak yaygın olarak kullanılmaktadır.

Görünen fizik alemi ötesi şeyler, ancak akıl gözü ile ve akıl yürütme ile görülebilir. Örneğin Bediüzzaman, teknoloji harikası bir mikro-makina olan mikrobu dikkate vererek, tüm varlıklardaki bilgi ve bilinç boyutlarına dikkat çeker. Ve varlıkların bilgisiz ve bilinçsiz sadece sebep-sonuç ilişkileriyle arka plandaki doğa kanunları ile açıklanamayacağı argümanını bir mikrop örneğiyle aklın değerlendirmesine şöyle sunar: Göz ile görünmeyen bir mikrop, küçüklüğüyle beraber, çok ince ve acayip bir ilahi makineyle donanmıştır. O makine, ‘olması mümkün’ olduğundan, varlık ve yokluk ihtimalleri eşittir. Sebepsiz var olması imkansızdır. O makinenin bir sebeple var olması zorunludur. O sebep ise, doğal sebepler değildir. Çünkü, o makinedeki ince düzen, bir bilgi ve bilincin eseridir. Doğal sebepler ise bilgisiz, bilinçsiz, dural şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin doğal sebeplerden kaynaklandığını iddia eden adam, sebeplerin her bir parçacığına Eflatun’un bilincini, Calinos’un bilgeliğini vermekle beraber; o parçacıklar arasında vasıtasız bir iletişimin de var olduğuna inanmalıdır.[2]

Cep telefonları tüm mekanik, elektrik ve elektromanyetik kanun ve prensiplere tam uyumlu olarak çalışır. Ama cep telefonunun varlığı, bu tür doğa kanunlarının doğal bir sonucu değildir. Eğer dünyada bilgi, irade, sanat, ve bilinç sahibi insanlar olmasaydı, ne bugün ne de milyonlarca yıl sonra, cep telefonu diye bir şey olmayacaktı. ‘İnsanlar olmasaydı bile dünyada zaman içinde kendi kendini kopyalayan bir cep telefonu oluşacaktı ve yeryüzüne inen bir uzaylı yerden armut toplar gibi cep telefonu toplayacaktı’ iddiasının hiçbir bilimsel dayanağı ve geçerliliği yoktur. Böyle bir iddiayı destekleyecek hiçbir gözlem ve deney de yoktur.

Keza, cep telefonunun nasıl çalıştığını anlamak için telefonun akıl, ilim ve irade sahibi tasarımcılarının ve üretim tesislerinin olduğunu kabul etmek geremez. Sıradan bir insan ne ABD’deki Apple firmasının yüzlerce mühendis ve yazılımcısından ne de Çin’deki üretici firmanın varlığından hiç haberdar olmadan iPhone’unu kullanabilir, çalışmasını anlayabilir ve hatta bozulunca tamir bile edebilir. Ancak, (1) kullanıcı kılavuzlarında tasarım mühendislerinden veya üretim tesislerinden bahsedilmemesi, (2) telefonun nasıl çalıştığını izah etmek için onların varlığından bahsetmenin şart olmaması ve (3) kullanıcıların telefonun tasarım ve üretimi konusunda bilgi sahibi olmamaları, tasarım ve üreticilerin yokluğu iddiasına geçerli bir delil oluşturmaz. Kaldı ki cep telefonlarının adeta ruhu hükmünde olan ve tüm parçalarına hükmedip onların bir bütün olarak çalışmasını sağlayan yüzbinlerce satırlık yazılımının kaynağı, cep telefonun parçaları değildir ve olamaz. Madde, bir talimatlar kümesi olan yazılım yazamaz.

Arkeolojik kazılarda bulunan rastgele şekilli bir taş veya demir atomları külçesinin pek bir kıymeti yoktur. Çünkü o tür amaçsız rastgele formasyonlar doğal olayların etkisiyle oluşabilir. O külçelerin oluşması için bir kasıt, bilgi, beceri, bilinç ve güce ihtiyaç yoktur. Ancak, silindir şeklinde mermer bir sütun veya bir ucu sivri diğer ucu küt ve delikli bir demir çubuk bulunduğunda, bunlar insan yapımı ‘tarihi eser’ olarak kategorize edilir ve değerlendirilir – bunları kimin yaptığı bilinmese bile. Çünkü bir mermer sütun veya dikiş iğnesinin oluşumu ancak bir kasıt, bilgi, beceri, bilinç ve güç ile mümkündür. Ve mermer sütun ve iğne gibi eserlerin varlıkları, kasıt, bilgi, beceri, bilinç ve güç sahibi varlıkların yani insanların varlığını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte gösterir.

Keza, Kapadokya vadisinde birbirinden farklı yüzlerce peri bacalarına bakan bir kişi, bunların yağmur, dolu, sel, ve rüzgar gibi kasıt ve irade ile ilgisi olmayan kör doğal olayların etkisi sonucu oluştuğu kanaatine varabilir. Çünkü peri bacaları arasında hiçbir düzen yoktur, hiçbir amaç ve faydalılık gözetilmemiştir, hiçbiri özenle yapılmamıştır, yapımlarında hiçbir kural ve kaide kullanılmamıştır. Aynı şey rastgele şekilli yeraltı mağaraları için de söylenebilir. Ama peribacalarının altındaki yeraltı şehirlerine inen ve oradaki evleri, merdivenleri, sütunları, duvar ve tavanlardaki resimleri ve sanatlı işlemeleri ve hatta havalandırma bacalarını gören kişi, bunların akıl ve ilim sahibi varlıklar yani insanlar tarafından bir amaçla yapıldığı kanaatine varır – etrafta hiçbir insan görmese bile. Çünkü gaye gözeterek, özenerek, ölçerek, faydalılığı esas alarak ve sanatla yapmak, ancak bilgi, bilinç ve irade ile olur. İlginçtir ki yerde mozaik taşları ile yapılmış bir kuş resmi gören bir kişinin zihni hemen onu yapan insana intikal ederken, gökte uçan canlı bir kuş gören kişi onu bir yapıcıyla ilişkilendirmek yerine tesadüfler zincirine verebilmektedir.

Benzer çıkmaz hayat için de geçerlidir. 1953’te klasik bir deneyde Harold Urey ve Stanley Miller, yerkürede var olduğu farz olunan ilkel şartları laboratuvarda suni olarak oluşturmuş ve amino asitler dahil birçok kompleks organik bileşenlerin su içinde oluştuğunu gözlemlemiştir. Bilim çevrelerinde önceleri bir heyecan yaratan bu gelişme sonraları gözden düşmüştür. Çünkü amino asitler cansız kayalarda da vardır ve amaçsız olarak rastgele oluşabilmektedir.

Bir TV röportajında, Harvard Üniversitesi’nden dünyaca ünlü biyolog Andrew Knoll hayatla ilgili derin gizeme dikkat çeker: ‘’Gezegenimizin ilk devresinin bir aşamasında meydana gelen cansızdan canlıya sıçrayış ile ilgili incelikler derin bir gizemdir ve muhtemelen gelecekte bir süre daha böyle olmaya devam edecektir.” Profesör Knoll, bu bulmacanın gelecekte tamamen çözüleceğine dair fazla umut ışığı görmemektedir: “Torunlarımın hala ortalıkta dolanıp hayatın büyük bir gizem olduğunu söyleyeceklerini hayal edebiliyorum; ancak, onlar bu gizemi, bizim bugün idrak edemeyeceğimiz seviyede anlayacaklardır.[3]

Bu karamsarlığın nedeni, bilim insanlarının yapabildiği tek şeyin, laboratuvarda farklı elementleri kimyasal reaksiyona sokup arzu edilen bileşenleri elde ederek, maddeyi manipüle etmek olmasıdır. Ama, hayat fonksiyonlarının, kimyasal reaksiyonların çok ötesinde olduğu görünmektedir. Profesör Knoll’un belirttiği gibi: “Yer küremizin ilk dönemlerinde meydana gelen cansızdan canlıya sıçrayışın detayları arkasında derin bir sır vardır ve bu durum uzunca bir süre daha böyle devam edecektir. DNA’nın tek tek parçalarının yapılması pek zor olmayabilir. Ancak DNA’nın, proteinleri, önemli hayat fonksiyonlarını gerçekleştirmek için direktifler vermeye başladığı noktaya gelmek – bu sıçrama, kahredici bir şekilde, gizemini korumaktadır.’’

Daha iyisi olmadığı ve tüm canlılar kimyasal reaksiyon içerdiği için, hayatın kimyasal reaksiyonlar olduğu teorisi bilim camiasında genel kabul görmektedir. Ancak, her türlü kontrollü veya kontrolsüz kimyasal reaksiyonlar yeryüzünün her tarafında olagelmelerine rağmen, hiçbir kimyasal reaksiyonun hiçbir formda hayat oluşturduğu görülmemiştir. Bu durum, hayatın kimyasal reaksiyonlar olduğu tezini reddetmek için yeterli gözlemsel delildir. Eğer kimyasal reaksiyonlar hayatın kaynağı olsaydı – oksijen ve hidrojen reaksiyonlarının suyun kaynağı olduğu gibi – hayat üretmek bir gizem olarak kalmak yerine, şimdiye kadar bir çocuk oyuncağı olurdu.

Artık kutu dışında düşünüp hayatın kimyasalların dışında olabileceği tezleri dikkate alınmalı, hayatın kimya olmadığı ve kimyasal bileşenlerin içinde bulunmadığı açıkça ifade edilmelidir. Moleküllere hiç sahip olmadıkları özellikleri bahşeden ve kimyasalları yüce varlıklarmış gibi gösteren çaresiz girişimler bilimsel düşünceyi teşvik etmek yerine durdurur. Bugünkü yeryüzü, hayatın başladığı düşünülen 3,5 milyar yıl önceki yeryüzünün hasımca ortamına kıyasla, hayata çok daha elverişlidir. Buna rağmen, günümüzde canlı bir varlığın cansız maddeden ortaya çıktığına dair hiçbir gözlem olmaması ve dünyada hayatın nasıl başladığı konusunda hala bir fikrimizin olmaması düşündürücüdür.

Hayat, sebep-sonuç ilişkilerinin dışındadır ve ‘hayat’ sonucunu doğuracak yani cansızdan canlı yapılmasını netice verecek hiçbir sebep yoktur. Tüm ‘yapay hayat’ yapma projelerinin başarısızlıkla sonuçlanması ve bu konudaki karamsarlık, bu tespiti teyit etmektedir.  Bir hücredeki DNA ve su dâhil tüm moleküller, çoğunlukla C, H, O ve N’den oluşan cansız atom yığınlarıdır. Atomlar görme, işitme, konuşma ve düşünme yetenekleri olmayan hayatsız, bilinçsiz, iradesiz ve amaçsız temel madde parçacıklarıdır. Atomlardan oluşan moleküller de bu niteliklerin hiçbirine sahip değildir. O yüzden, hücredeki hiçbir molekül, komşu hücreler ve organizmanın bütünü şöyle dursun, içinde bulunduğu hücrede neler olup bittiğinin farkında değildir ve olamaz. Hatta hiçbir molekül kendi varlığından bile haberdar değildir.

Sırf madde ön kabulünün bir başka çıkmazı da beyine verilmek zorunda kalınan olağanüstülüktür. Varlık sadece madde ile sınırlanınca, tercih etmek ve emir vermek gibi maddenin yapı taşlarında olmayan madde-dışı özellikler beyne verilmek durumunda kalınmaktadır. Bunun sonucu olarak da yapısı bir et parçasından farklı olmayan ve yüzde 70’i su (gerisi yağ, protein, karbonhidrat ve bir miktar organik ve inorganik madde) olan beyne adeta ilahlık derecesinde bir harikalık vermek zorunda kalınmaktadır. Beyin ile ilgili belgesellerde ‘Beyin bizi insan yapar. … Bilim insanları yüzyıllardır beyni incelemişlerdir. Ama beynin inceliklerini anlamaktan hala çok uzaktayız’ türü çaresizlik ifadeleri yaygındır.

Beyin aslında bedenin kontrol merkezidir – aynen pilot kabininin bir uçağın koca gövdesinin kumanda merkezi olması gibi. Uçağın tüm parçaları, vücuttaki sinir ağı gibi iletkenlerle pilot kabinine bağlıdır ve tüm komutları oradan alır. Ama uçağı sevk ve idare eden kumanda merkezi değil, uçağın cinsinden olmayan ve bilinç, görme, işitme ve irade gibi uçağın malzemesinde bulunmayan özelliklere sahip olan bir pilottur. İnsanın idaresini beyinde faal olan bölgelerdeki şuursuz elektriksel faaliyete vermek, uçağın sevk ve idaresini pilot kabininde yanıp sönen sensor ışıklarına vermekten pek de farklı değildir.

[1] Said Nursi, Sözler, 16. Söz, Küçük bir Zeyl, s. 281, http://www.nuriklimi.org. Erişim tarihi: 20.06.2013.

[2] Nursi, B. S., İsaratül İcaz, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 87-88.

[3] How Did Life Begin: An Interview with Andy Knoll,” NOVA Science Programming, PBS, http://www.pbs.org/wgbh/nova/origins/knoll.html

Yunus A. Çengel

Mütevelli Heyeti Üyesi, Üsküdar Üniversitesi, İstanbul

Professor Emeritus, University of Nevada, Reno, ABD

yunus.cengel@yahoo.com

 

Devamı: 9 Nisan 2019

 

[1] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 138, http://www.nuriklimi.org. Erişim tarihi: 20.06.2013.

[2] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 134, http://www.nuriklimi.org. Erişim tarihi: 20.06.2013.

[3] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 135, http://www.nuriklimi.org. Erişim tarihi: 20.06.2013.

[4] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 137, http://www.nuriklimi.org. Erişim tarihi: 20.06.2013.

[5] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 141, http://www.nuriklimi.org. Erişim tarihi: 20.06.2013.

[6] Said Nursi, Sözler, 16. Söz, Küçük bir Zeyl, s. 281, http://www.nuriklimi.org. Erişim tarihi: 20.06.2013.

[7] Nursi, B. S., İsaratül İcaz, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998, s. 87-88.

[8] How Did Life Begin: An Interview with Andy Knoll,” NOVA Science Programming, PBS, http://www.pbs.org/wgbh/nova/origins/knoll.html

[9] Laplace, Pierre Simon, A Philosophical Essay on Probabilities, s. 4, translated from the 6th French edition by Frederick Wilson Truscott and Frederick Lincoln Emory, Dover Publications, New York, 1951.

[10] https://mybroadband.co.za/news/hardware/200748-how-a-computer-chip-is-created-from-sand-to-cpu.html; accessed: Dec. 29, 2018.

[11] https://en.wikipedia.org/wiki/Transistor_count; accessed: Dec. 29, 2018.

[12] Walter Isaacson, Einstein – His Life and Universe, s. 388, Simon & Schuster, New York, 2007.

[13] Laughlin, R. B., A Different Universe – Reinventing Physics from the Bottom Down, Basic Books, New York, 2005, p. back cover page.

[14] Aynı eser, preface, p. xiv.

[15] Aynı eser, preface, p. xv.

[16] Aynı eser, s. 45.



Etiketler: , , , , , ,
Kategoriler: Prof. Dr. Yunus Çengel

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?